Acaba kaçımız ilkbaharda yemyeşil tarları kırmızıya boyayan gelinciklerin farkına varıyoruz? Gökyüzünün ve denizin kucaklaştığı engin maviliklerde martıların gümüş rengi kanatlarıyla yaptığı özgürlük dansını görebiliyoruz?
Bakmak ile görmek arasında çok önemli fark var. Yaşamak ile yaşadığını hissetmek arasında da.
Zihnimizi tutsak eden sorunlar sanki gözlerimizi kör ediyor. İçinden bulunduğumuz anın güzelliklerine bir perde indiriyor. Arabada, otobüste, trende giderken, yolda yürürken çevremizi görmek yerine, zihnimizin oynattığı filmi izliyoruz. O film ki, kırgınlık, öfke, korku ve endişe dolu düşüncelerin yaşandığı anlara kilitliyor bizi.
Çocuğumuzun okul taksini ya da yeni aldığımız evimizin banka kredisini nasıl ödeyeceğimizi… Saatlerimizi esir alan kördüğüm trafikte evde bizi bekleyen yemek, çamaşır, ütü gibi sorumlulukların üstesinden nasıl geleceğimizi… Ertesi güne yetiştirmesi gereken raporların içinden nasıl çıkacağımızı… Sevgilimizin son günlerde neden eskisi gibi sık aramadığını, telefonlarının sürekli kapalı olduğunu…. Eşimizin neden artık sık sevişmek istemediğini… Yaşama ait olumsuzluklara ve sorumluluklara ait bu tür düşünceler, bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçerken, hayatın güzelliklerini de görmüyoruz maalesef ki…
Şimdinin büyüleyici yanlarını es geçerken, sağlığımızın da önemini göz ardı ediyoruz ne yazık ki… Soluk alıp vermemezi güçleştiren bir sorun olmadıkça nefesimizi hissetmiyoruz… Kalbimiz teklemedikçe, kanser kapımızı çalmadıkça, sağlımızın değerini bilmiyoruz.
Ne zaman ki bir sağlık sorunu kendimizin ya da bir sevdiğimizin kapısını çalıyor, keşke dolu cümleler düşmüyor dudaklardan…
Keşke onunla daha vakit geçirseydim… Keşke Venedik tatilimizi bir sonraki bahara bırakmasaydık… Keşke
ona sevdiğimi söyleseydim, keşke bir çocuk daha dünyaya getirseydim… Keşke korkmayıp tiroid biyopsisi yaptırsaydım… Keşke mamaografi çektirseydim…
O nedenle diyorum ki, keşke dememek için hiçbir şeyi yarına ertelemeyin. Yüreğinizin sesine kulak verin… İçinizdeki çocuğun yaramazlıklarına, şımarıklarına, asiliklerine müsaade edin. Eşinizin, çocuklarınızın kaprislerine, alınganlıklarına gösterdiğiniz anlayışın çok azını içinizdeki çocuktan esirgemeyin.
Peki, acaba kaçımız içinizdeki çocuğu mutlu etmenin yolunu arıyoruz? Alışverişe çıkıp, kendimize bir şeyler alabiliyoruz? Çok arzu etmemize karşın fitness merkezine, yoga, meditasyon ya da takı kursuna kaydolabiliyoruz? Ya da masaja gidiyoruz? Deniz kenarındaki bir balık lokantasında çoktandır görmediğimiz en yakın arkadaşımızla sohbet etmenin keyfini yaşayabiliyoruz?
Peki, ya sağlık kontrollarını düzenli aralıklarla ve zamanında yaptıran kaç kişi var acaba aramızda? Evdeki, işteki sorumluluklar derken, meme kontrollarını hep ertesi aya erteleyenler… Yaşamla 90 yaşına kadar kontratı varmış gibi, vücutlarına yüklendikçe yüklenenler… Bedenlerinin alarm sinyali bel, boyun, baş ağrısı, tansiyon, çarpıntı gibi ikazlarına aldırmadan aynı tempoda günlerini geçirirken, doktorun adını ağzına bile almayanlar... Söyler misiniz hangi vücut dayanır böylesine hoyrat, acımasız bir tempoya?
Yaşamında odak noktası yaptığı aile bireylerinin sağlığı, mutluluğu, iyililiği derken, kendi sağlığından olan çok insan tanıdım. Hep yarınlarına erteledikleri prostat muayenelerinin, mide incelemelerinin, mamografi çekimlerinin bedeli ağır oldu. Kimi kanser, kimi kalp krizi gerçeği ile yüzleşti. Kapılarına çalan ciddi hastalıklar keşke dolu cümleleri de getirdi beraberinde.
Sevdikleri uğruna, yaşamdaki sorumlulukları adına ruhlarını paspas edenlerin sadece beden değil, ruh sağlığı da tehlikeye giriyor ne yazık ki… Depresyondan panik atağa ve fobilere kadar çeşitli ruhsal sorunların esiri olabiliyorlar. Felçli babanızın ya da alzheimerli annezin bakımı, kocanızın hergün farklı ve taze bir sebze yemeği arzusu derken ruhunuzu paspas etmeyin; şimdiyi en iyi şekilde yaşayın derim.
Mutluluk ve sağlık için önemli iki nokta var: Anı hissederek, keyifle, doyasıya yaşamak… Ve sağlıklı iken sağlığımızın değerini bilmek…
esrako@gmail.com
www.esrakazancibasiilesaglik.com
|