İçimizdeki çocuk, hayatımızdaki tüm olumsuzlukların yeni yılda yaşamımızdan çekip gideceğine inanır.
Yılbaşı gecesi kaldırımları, ağaçları süsleyen rengarenk ışıklar, ruhumuzu esir alan karanlıkları da aydınlatır sanki. Yaşadığımız 365 günün albümlerdeki fotoğraflarda bir hatıra olarak kaldığı o gece, çoğumuz yeni umutlarla, arzularla karşılarız yeni yılı…
Sevdiğinden ayrılanlar barışmayı umar… İhanet acısını yüreklerinde duyanlar, yeni yılda yeni bir aşka yelken açacağına inanır. İşsizler, kısırlık problemi nedeniyle çocuk sahibi olamayanlar, hastalar umutla sarılır yeni yıla…
İçimizdeki çocuğun şımarmasına, umutlanmasına, sokakta kimseye aldırmadan bağıra çağıra şarkılar söylemesine, çılgınca dans etmesine izin verdiğimiz belki de tek gecedir, yılbaşı…
Takvimler yeni yılın ilk sabahını gösterdiğinde, gece gündüze döndüğünde birden umutların yerini acı gerçekler alır. Yalnızlığımız, parasızlığımız, işsizliğimiz, hastalığımız, çaresizliğimiz gelir aklımıza… Bir telaş ve umutsuzluk başlar yeniden. İçimizdeki çocuğun sesini duymaz oluruz gene…
Yaşamın sorumlulukları için mücadele ederken, hep içimizdeki çocuğu ihmal ederiz. Bizi mutluluk bulutlarında uçaracak arzularımız; anne, baba, koca; evlat, çalışan ya da patron olarak sorumluluklarımızın hep gerisinde kalır. Bedenine acımasızca yüklenen insanoğlunun ruhuna uyguladığı en ağır şiddetlerden biridir aslında bu…
Oysa, ne kadar da yapmak isteyip yapamadığımız şey vardır!
İşlerinizi, sorumluluklarınızı 15-20 dakikalığına erteleyip yürüyüş yapabilmek…
Çocuğunun ders çalıştırılmasını eşinize devredip, çok sevdiğiniz bir arkadaşınızla deniz kenarındaki çay bahçesinde derin bir sohbete dalabilmek…
Evinize çok yakın güzellik merkezine gidip cilt bakımı ya da masaj yaptırabilmek…
Hiçbirşeye yetişme, hiç kimseyi bekletme duygusu olmadan bir alışveriş merkezinde saatlerce dükkan dükkan dolaşabilmek…
Sonuçta ihmal edilen içimizdeki çocuktur… Mutsuzluğun, acının, korkunun, endişenin, öfkenin esiri ruhumuzun hastalanması, bedenimizin de sağlığını kaybetmesine yol açar.
Uzmanlar bu durumu şöyle açıklıyorlar. Olumsuz duygular soluk alış şeklimizi bile etkiliyor. Stresliyken aldığımız nefesler sırasında, adalelerimize ve organlarımıza daha az kan gidiyor. İçimizdeki gerginlik kaslarımızı da yay gibi geriyor. Sonuçta ağrılar esir alıyor bedenimizi… Kabus dolu, iç sıkıntısıyla uyanılan geceler başlıyor. Mutsuzluk hissi ve korkular yüzünden üşüyen ruhumuzu çoğumuz yemeklerin enerjisiyle ısıtmaya çalışıyoruz. Ne kadar sevgiye, başarıya, maddi güvenceye hasretsek o oranda yiyoruz. Hırsımızı çıkardığımız, kalbimizdeki kırgınlığa çare diye yediğimiz tatlılar, makarnalar, börekler kilo olarak bedenimize yerleşiyor. Kırılan, yalnız kalbimiz tansiyona ya da kalp krizine yenik düşebiliyor.
Ruhsal detoks bu nedenle çok önemli…
Diyorum ki, başkalarını mutlu etmek için, önce kendimiz mutlu olmalıyız. Sevgi, ilgi bekleyen çocuğumuza, eşimize, annemize. babamıza, ya da arkadaşlarımıza bu duyguyu verebilmek için önce kendimizi sevmeliyiz. İçimizdeki çocuğa ilgi göstermeliyiz.
Bu nedenle 2010 da ruhsal detoksu hiç ihmal etmeyin. Mutlu, sağlıklı yıllar...
esrako@gmail.com
www.esrakazancibasiilesaglik.com
|