İtiraf etmeliyim, artık bu aşk bana acı veriyor… Kalbim çılgınlar gibi atmıyor birlikte olacağımız zamanlarda… Çünkü biliyorum beni gene üzecek… Gene hayal kırıklığına uğratacak… Son zamanlarda hep yaptığı gibi…
Onunla buluşacağım zaman artık ellerim heyecandan terlemiyor… Sağanak yağmura, insanın içini titreten soğuğa aldırmayıp yanında olmak için O’na koştuğum günler çok geride kaldı. O çılgın aşık artık yok! Kırılan kalbim, yaşadığım hayal kırıklıklarım ve acılarım beni giderek O’ndan uzaklaştırıyor.
O’nu sevmekten vazgeçtim mi? Kalbimdeki yerini bir başka sevda mı aldı yoksa? Hayır, asla… Sadece O’na olan tutkumu kalbimin derinliklerine hapsettim. Tuttuğu takım başarısız sonuçlar alan çoğu taraftarın yaptığı gibi…
Hep aldatan, hep acı veren bir sevgili gibi Fenerbahçe. Oysa O, benim çocukluk aşkım… Fenerbahçe Plajı’nın masmavi sularında yüzmeyi yeni öğrenen minik bir kız çocuğunun, plajla aynı adı taşıyan bir takım olduğunu öğrendiği anda başlayan; tribünlerde sarı lacivert marşlarla, şarkılarla; caddelerde sabaha kadar süren şampiyonluk kutlamalarıyla alevlenen büyük bir aşk…
Anne ve baba ayrılığıyla 1,5 yaşındayken yaşayan bir çocuk olarak; babama yaklaşmamı sağlayan da; ortak tutkumuz Fenerbahçe… “Beni Fener’in maçına götürsene” isteğime olumlu yanıt aldığımda dünyanın en mutlu çocuğu ben olurdum. Şimdi ise kombinem var; ama maça gidecek ne enerjim, ne arzum, ne heyecanım var. Nasıl olsun ki? Özellikle son yıllarda yaşanan onca travmadan sonra…
Yaşamındaki erkeğin ihanetine uğrayan kara sevdalı kadınlar gibiyim. İlk büyük ihanet, Denizli de yaşandı. Sarı Lacivert Derneği’ne Fenerli annemi alıp koşmuştum üzerimde formam, ellerimde maç sonrası şampiyonluk sevinciyle sallamayı umduğumuz bayraklarımız ile… Son maçta, son anda kaçıp giden şampiyonluk aslında ilk büyük travmaydı belleğimde, ruhumda…
İhaneti, o derin acıyı unutmaya çalışarak, tribünlerde yerimi aldım geçen sezon da... Şampiyonluk umuduyla… Maçta ölüp ölüp diriliyormuş gibi olmak yetmezmiş gibi; yaşanan anons faciası… Tam kanat takıp uçmaya hazırlanırken yere çakılmak… Tam zafer naraları atmaya, sarı lacivert şampiyonluk şarkıları söylemeye başlamışken, yitirmenin ağıdını söylemek zorunda kalmak… Yanaklardan aşağı süzülen gözyaşlarındaki mutluğun yerini, “Trabzonspor şampiyon” açıklamasıyla acının alması… Bir dakikadan az bir zamanda yaşanan bu gelgitler, duygusal iniş çıkışlar ilkinden çok daha derin yaralar açtı Fenerbahçe sevgisinin esiri ruhumda…
Gene hüzün; gene yitirmenin iç burkan sızısı, gene umutların karanlıklarda kaybolması… Gene sarı lacivert bayrakların ellerimde kalması… Bu duyguları sürekli yaşama korkusunun bilinçaltımın derinliklerinde kendine bir taht kurması….
Fenerbahçeli olduğum yıllarda, restoranda rastladığımız Brezilyalı teknik direktörümüz Didi, bir peçeteye “Dünya Şampiyonu Fenerbahçe” yazıp imzalayarak bana vermişti…
O yıldan bu yana, Dünya şampiyonluğu gibi bir hedefi bırakın; “Avrupa ‘da başarı, üç kupa” vaadlerine rağmen, Türkiye sınırlarının dışında bir kupa alamadık. Tam 29 yıldır müzemiz Türkiye Kupası’na hasret… Çocukluğumun kıskanılan, özenilen Fenerbahçe’si bugün internet geyiklerinde müzminleşen bu kupa başarısızlığı ve anons faciasından dolayı alay konusu… Yüreğim ve ruhum kaldırmıyor artık bunları… Mesela, İkinci Lig takımlarından Yeni Malatyaspor’a yenilerek kupadan elenmek de ruhsal travmamı şiddetlendiriyor.
Fenerbahçe sevdasının kalbimde yer etmeye başladığı ilk yıllarda; tribünler Didi tezahüratlarıyla inlerdi. Aragones, Daum, şimdi de Aykut diye inleten var mı? Gol olunca havalarda uçan; , yumruğunu sıkan; futbolcularına baba gibi davranan, takımda bir aile ortamı yaratan ve Fenerbahçeye aşık olduğunu hissettiren bir teknik direktör arıyorum ben…
Oysa benim teknik direktörüm, yıllar önce Oğuz’un ve kendinin attığı gollerle Trabzonspor’u deplasmanda yenip, şampiyonluğumuzu ilan ettiğimizde “Onların yerinde biz de olabilirdik” diyen bir futbolcu… Futbolda elde edilen altın başarıların sevincini dışa vurmayan, hep bastıran bir futbol adamı.. Bu centilmenlik değil, giydiği, sorumlu olduğu formaya karşı aşksızlık, tutkusuzluk benim gözümde…
Şu an sarı lacivert formayı taşıyan futbolcuların çoğunda da aynı heyecansızlık, aynı coşkusuzluk… Başkan Aziz Yıldırım’ın da yüzü gülmüyor… Hep gergin, hep sinirli bir imaj çiziyor. Oysa, Sarı Lacivert mutluluklar, başarılar için aşkın, tutkunun ateşi şart… Futbolcusuyla, teknik direktörüyle, yönetimiyle, tribünüyle bunu yaşamazsak nasıl başarılı olabiliriz ki?
Aykut’un bir heykel gibi üzüntü, heyecan, sevinç gibi duygulardan arınmış duruşu; futbolcuların vurdumduymazlığı; yönetimin on küsur yıldır bir türlü yerine gelmeyen “Üç kupa, Avrupa’da şampiyonluk” vaadleri…. Bu vaadler sonrasında kaçan şampiyonluklar, Avrupa’dan elenişler, Türkiye Kupası’nı bir kez bile müzesine götüremeyişler ihanet acısından da büyük benim gözümde…
Fenerbahçe aşkımı kalbimin derinliklerine hapsetmem bundandır.
Bu bir vazgeçiş, terk ediş değildir; Fenerbahçe sevdalısı yüreğimin, sarı lacivert sevginin esiri bilinçaltımın hayal kırıklığı yaşamamak için kendini korumasıdır.
esrako@gmail.com www.esrakazancibasiilesaglik.com |