HABER: Demet DEMİRKIR
6. Ulusal Anksiyete Kongresi, KKTC'nin Girne şehrinde yapıldı. 350’yi aşkın hekimin katılımıyla başlayan kongrede psikiyatrik bozukluklar ve bedensel belirtileri, çocuklar ve gençlerde anksiyete bozukluklarında kullanılan antidepresan ilaçlar ve intihar davranışı, cinsel suç mağdurlarında anksiyete, baş ağrısı ve anksiyete, tedaviye dirençli depresyon gibi 91 konu başlığı yer aldı.
6. Ulusal Anksiyete Kongresi kapsamında bir basın toplantısı düzenlendi. Basın toplantısına Kongre Başkanı ve Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Klinik Şefi ve Başhekim Yardımcısı Doç Dr. Nesrin Dilbaz, Bakırköy Ruh ve Sinir hastalıkları Hastanesi’nden Doç. Dr. Hüsnü Erkmen ve İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Raşit Tükel katıldı.
“8 KİŞİDEN BİRİ DEPRESYONDA OLDUĞUNUN FARKINDA”
Bir miktar kaygının hayatımızda olması gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Nesrin Dilbaz, Ulusal Ruh Sağlığı ve Eylem Planı'nda Türkiye'de ruhsal hastalıkların görülme sıklığının yaklaşık yüzde 20'lerde olduğunu kaydetti.
Ruhsal hastalıklar içerisinde anksiyete bozuklukları ve depresyonun, görülme oranının en yüksek olan hastalıklar olduğunu belirten Doç. Dr. Dilbaz, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)'ye göre 2000 yılındaki veriler ışığında yeti kaybına yol açan hastalıklar arasında dördüncü sırada iken 2020 yılında iskemik kalp hastalıklarının ardından ikinci sıraya yükseleceğini söyledi.
Doç. Dr. Dilbaz, toplumda yalnızca 8 kişiden bir kişinin depresyonda olduğunun farkına vardığını böylece yalnızca 8 kişiden bir kişinin tedavi edilebildiğini vurguladı. Depresyonun genel olarak toplumda yüzde 3 ila 6 oranında; genel sağlık hizmeti alımı için başvuranlarda yüzde 10; kronik tıbbi hastalıklarla yüzde 20 oranında görüldüğünü bildirdi.
Anksiyete bozukluklarının ise genel toplumda yüzde 3 ila 20 arasında görüldüğünü kaydeden Doç. Dr. Dilbaz, sosyal kaygı bozukluğunun en fazla; obsesif kompulsif bozukluğun ise en az görüldüğünü belirtti ve Amerikalıların yüzde 16'sının her yıl anksiyete bozukluğu tanısı aldığını, bu oranın çocuklarda ise yüzde 13 olduğunu söyledi.
Depresyonu olan hastaların sadece 8'de 1'inin doğru tedavi gördüğünü kaydeden Doç. Dr. Dilbaz, hastaların eşik altı durumlarda bile hastalık tanısı alarak psikiyatri dışı hekimlerce gereksiz tıbbi tedavi ile yüz yüze kaldıklarını belirtti. Anksiyete bozukluklarında ise bu oranın 10'da 1 olduğunu söyledi.
Doğru tedavinin alınamamasında pek çok etken olduğunu bildiren Doç. Dr. Dilbaz, ruhsal hastalıkların toplum tarafından etiketleniyor olması, kişinin tedavi konusunda istekli olmaması, tedavilerin yan etkilerinin bulunması ve tedaviler konusunda eksik veya yanlış bilgilerin olması doğru tedavi oranının düşük olmasını sağlayan nedenler olarak tanımladı.
"Birlikte olduklarında fiziksel hastalığa bağlı yeti kaybını artırmakta ve fiziksel hastalığın iyileşme hızını yavaşlatmakta ve başarı şansını azaltmaktadır" diyen Dilbaz, konuşmasına şöyle devam etti:
"Tıbbi hastalığı olmayan insanlarda depresyon, kalp hastalıklarından ölüm riskini yaklaşık 70 kat artırmaktadır. Akut koroner hastalığı olanlarda ise kalpten ölüm riski 2.5-3.5 misli artırmaktadır. Bu da depresyon ve anksiyete bozukluklarının doğru tanınması ve tedavi edilmesi konusunun sadece o hastalıklara özgü belirtiler açısından değil, riski artırabileceği diğer tıbbi hastalıklar açısından da önem kazanmaktadır."
Doç. Dr. Dilbaz, anksiyete bozukluklarının en sık; depresyon, madde kullanımı ve bağımlılığı, yeme bozuklukları, diğer anksiyete bozuklukları, tıbbi hastalıklar, migren ve diğer başağrıları, kanser, kalp hastalıkları, hipertansiyon, tiroid hastalıkları ile birlikte görüldüğünü söyledi.
Eş tanılı hastalıklara değinen Doç. Dr. Dilbaz, “Depresyonu olan kişilerin yüzde 40’ında anksiyete bozukluğu görülüyor” dedi ve şöyle devam etti:
“Anksiyete bozukluğunda uyku problemlerinin de görüldüğünü söyleyen Doç. Dr. Dilbaz, çocuklarda en sık görülen kaygı türünün ayrılma kaygısı (okul kaygısı), ergenlik dönemindeki gençlerde ise anksiyeteye depresyon gibi başka hastalıklar eşlik ediyor. Anksiyete, ergenlik döneminde başlıyor. 25-30 yaşlarında, hastalık olduğu düşünülmesi üzerine tedaviye başvuruluyor ancak bu durum tedaviyi güçleştiriyor.”
“YARIM BIRAKILMIŞ TEDAVİLER, TEDAVİYİ GÜÇLEŞTİRİYOR”
Doç. Dr. Hüsnü Erkmen, kişilerin dertleriyle baş başa kaldıklarını, hastalıklarının bile farkında olmadıklarını söyledi. Bu durumda hastalığın kronikleştiğini ve tedavi etme şanslarının çok azaldığını dile getirdi. Yeterli bilgilendirmelerin olmadığına dikkat çeken Doç. Dr. Erkmen, yarım bırakılmış pek çok tedavi olduğu için bazılarının tedavi edilemez hale geldiklerini söyledi.
"FOBİLER TEDAVİ EDİLEBİLİYOR"
Prof. Dr. Raşit Tükel ise birden fazla anksiyete bozukluğun depresyonu getirdiğini vurguladı. Bu durumda yaşam kalitesinin düştüğünü, kişinin verimsiz bir hal aldığını kaydeden Prof. Dr. Tükel, bazı hastaların hastalıklarıyla uyumlu yaşadıklarını söyledi. Yükseklikten korkma fobisini ele alan Prof. Dr. Tükel, “Bu fobi çocuklukta başladıysa kabul ediliyor ve kişi o şekilde yaşıyor. Bu kişi tedavi edilebilir olduğunu bilirse düzelir ve yaşam kalitesi artar” şeklinde konuştu.
|