|
|
| |
3. Üreme Tıbbı Derneği Kongresi 11.10.2011 - 636 defa okundu.
|
HABER: Demet DEMİRKIR
Üreme Tıbbı Derneği tarafından düzenlenen “3. Üreme Tıbbı Derneği Kongresi” Antalya/ Belek’te yapıldı. Alanlarında uzman 155 Türk, 40 yabancı bilim adamı kongrede konuşma yaptı, kongre 750 katılımcı tarafından takip edildi.
Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısına Üreme Tıbbı Derneği Başkanı Prof. Dr. Recai Pabuçcu, Ege Üniversitesi Aile Planlaması-İnfertilite Uygulama ve Araştırma Merkezi Üreme Tıbbı Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Erol Tavmergen ve 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları Doğum ana Bilim Dalı Öğretim üyesi Prof.Dr. Bülent Gülekli katıldı.
İnvitro fertilizasyon yani tüp bebek uygulaması sırasında rahim içine transfer edilen embriyoların yaklaşık yüzde 30-40 'ının canlı olarak doğduğunu ifade eden Prof. Dr. Recai Pabuçcu, bu nedenle transfer edilecek embriyo sayısının kanunlar ile sınırlandırıldığı ülkemizde hangi embriyonun transferi ile daha yüksek gebelik şansı olduğunun belirlenmesinin kritik bir konu olduğunu kaydetti.
EMBRİYONUN İYİ KALİTEDE OLMASI GEREKİYOR
Standart uygulamalarda transfer edilecek olan embriyonun mikroskopta tanımlanan iyi kalite kriterlerine dayanarak seçim yapılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Pabuççu, “İyi kalite olduğunu düşündüğünüz bu embriyo genetik olarak normal değil ise hastanın gebelik şansı da azalır. Morfolojik olarak normal olan embriyoların yaklaşık yüzde 30-40'ında kromozomal anomali yani düşüğe neden olabilecek genetik problemler olduğunu bilmekteyiz. Bu embriyoların transferi rahime tutunamaz, tutunma olur ise de düşük ile sonuçlanmaktadır. Daha düşük bir ihtimal ise anomalili bebeklerin doğması şeklinde sonuçlanmaktadır" dedi.
Bu tür genetik problemleri ortadan kaldırmak için uzun yıllardır kullanılan preimplantasyon genetik değerlendirme (PGD) ile ancak 12 veya daha az kromozom analizi yapılabildiğini söyleyen Prof. Dr. Pabuççu, “Sınırlı sayıda kromozomuna bakılan embriyo normal kabul edilir, güvenilir bu yöntemle bugüne kadar sağlıklı embriyo seçimi ile gebelik şansı artırılıp, düşükler önlenmeye çalışılmış ve bugüne kadar bu yöntem ile binlerce bebek doğmuştur” dedi.
Prof. Dr. Pabuççu, Komperatif Genomik Hibridizasyon (KGH) yöntemi ile embriyoların taranmasının günümüzde tekrarlayan başarısız tüp bebek hastalarında, tekrarlayan düşükleri olan ve 40 yaş üzeri tüp bebek tedavisi gören çiftlerde tüp bebek tedavisi sonrası başarı oranının artmasını sağladığını söyledi ve şu bilgileri verdi:
“Tekrarlayan başarısız tüp bebek uygulaması olan ve 40 yaş üzeri kadınlarda KGH yöntemi ile embriyo seçimi ve transferinin bu gruptaki başarı oranını ikiye katlayarak embriyo transferi başına yüzde 32'lik devam eden gebelik oranı ile sonuçlandığı gözlemlenmiştir”
KÖK HÜCRE KISIRLIKTA ŞU AN KULLANILAMIYOR
Kök hücre tedavisine de değinen Prof. Dr. Pabuçcu vücudumuzdaki tüm hücrelerin temel kaynağı olarak bilinen kök hücrenin farklı hücre tiplerine dönüşebilme ve kendisini yenileyebilme özelliklerine sahip olduğunu söyleyerek, “Embriyonik kök hücreler ilk defa tüp bebek yöntemi ile oluşturulan embriyodan elde edildiler. Ancak göbek kordonundan alınan kandan bebeğin plasenta ve amnion sıvısından da kök hücre elde edilebilir. Yumurta veya sperm olmaması nedeni ile bebek sahibi olamayan çiftlerde gelecekte kök hücreler sperm ve oosit üretiminde kaynak olabilir. Ancak etik konulardan ve pek çok ülkede olduğu gibi ülkemizde de mevcut yasal düzenlemelerden dolayı şu anda bu konuda mevcut çalışma yoktur” şeklinde konuştu.
“Tüp bebek merkezlerine kısırlık ile başvuran hastalara yapılan incelemelerde sperm ve yumurta olmaması tüp bebek işlemini uygulanamaz kılmaktadır” diyen Prof. Dr. Pabuççu, kişinin kendi sperm ve yumurtası ile gebelik elde edilebilmesi için kök hücrenin kullanımının günümüzde mümkün olmadığını ve bu konuda hastaların doğru bilgilendirilmesi gerektiğini vurguladı.
“TÜRKİYE’DE EMBRİYO ÜRETİM ÇALIŞMALARI YAPILAMIYOR”
Prof. Dr. Pabuççu, embriyo üretim çalışmalarının Güney Kore'de yoğun bir şekilde yapıldığını söyleyerek, etik konular ve yasal düzenlemeler nedeniyle Türkiye'de bu konuda mevcut bir çalışma olmadığına dikkat çekti.
“DONDURMA İŞLEMİYLE KANSER HASTALARI DA BEBEK SAHİBİ OLABİLİYOR”
Yumurta dondurmanın (vitrifikasyon) da tüp bebek tedavisinde kullanılan bir yöntem olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Pabuçcu, Türkiye'de sadece kanser hastalarında yumurta dondurma işlemi için uygulama izninin bulunduğunu belirterek; endometriozis ve yumurtalık cerrahisi geçiren hastaların erken yaşta yumurtalık rezervini tükettiklerini bu nedenle tüp bebek şanslarını da yitirdiklerini söyledi. Bu hastalara vitrifikasyon yöntemi ile yumurta işleminin yapılabilmesi için yasal düzenlemelerin gerekli olduğunu kaydetti.
Pabuçcu, bu işlemden fayda görecek farklı hasta gruplarının da bulunduğunu belirterek, "Örneğin endometriozis (kist) ve yumurtalık cerrahisi geçiren hastalar. Bu olgular erken yaşta yumurtalık rezervini tüketirler. Azalan yumurtalık rezervi bir süre sonra hastanın tüp bebek şansını da yitirmesine neden olur. Bu hastalara da yumurta dondurma işlemini yapabilmemiz için yasal düzenlemeler gereklidir" dedi.
“1 YIL DÜZENLİ CİNSEL İLİŞKİYE RAĞMEN GEBE KALINAMIYORSA BU KISIRLIK OLARAK TANIMLANIR”
Prof. Dr. Erol Tavmergen ise kısırlığı, “bir yıllık düzenli cinsel birlikteliğe rağmen gebe kalamama hali” olarak açıkladı ve ekledi:
“Kısırlık ülkemizde yüzde 10-15 oranında karşılaşılan bir durum. Düzenli cinsel birliktelik halinde herhangi bir problemi olmayan bir çiftin yüzde 85 oranında gebe kalması beklenmektedir. Ancak bu bekleme süresi yaşı 35'i aşan kadınlarda ilave bir avantaj sağlanmamakta, dezavantaja neden olabilmektedir. Kısırlığa neden olan faktörlerin yüzde 40'ı kadına, yüzde 40'ı erkeğe, yüzde 20'si ise her iki çifti birlikte ilgilendiren problemlere bağlı ortaya çıkmaktadır. Kısırlık tedavileri arasında yumurtlatma tedavileri, rahim içi aşılamalar, tüp bebek uygulamalarını sayabiliriz. Son yıllarda özellikle laboratuar ve klinik uygulamalardaki gelişmelere rağmen başarı yüzde 60'lar civarını geçememektedir. Başarıyı etkileyen faktörlerin analizini yaparak bu konuda ilerlemeler sağlanmaya çalışılmaktadır" dedi.
“Başarıyı etkileyen en önemli faktör kadının yaşıdır. 35 yaş üzerinde giderek hızlanan over kapasitesinde azalmadan söz edilebilir” diyen Prof. Dr. Tavmergen, “Sigara içiminin günde 10 tane olması durumunda belli bir süre içerisinde menopoza girme süresinin 3-4 yıl erkene çekildiği bilinmektedir. Üreme fonksiyonlarının menopozdan yaklaşık 8 sene önce bozulmaya başladığı göz önüne alınacak olursa yaklaşık 33-35 yaşından itibaren sorun yaşayacaklarını ifade etmek gerekmektedir” diye konuştu.
“PASİF İÇİCİYSENİZ GEBE KALABİLME SÜRENİZ 5-6 AY ERTELENEBİLİR”
Prof. Dr. Tavmergen, sigara içiminin gerek erkek gerekse de kadın eşey hücrelerinin genetik şifresini olumsuz yönde etkileyebildiğini; pasif içici olanların bile gebe kalabilme sürelerini 5-6 ay ertelediklerini bilmeleri gerektiğini önemle vurguladı.
Çevresel faktörlerin üreme potansiyelini olumsuz etkilediğini belirten Prof. Dr. Tavmergen, sigara tüketiminin tüp bebek uygulamalarında gebelik oranlarını yüzde 50 azalttığını söyledi ve erkeğin sigara içicisi olması durumunda gebelik beklentisinin yüzde 40 oranında geciktiğinin hesaplandığını sözlerine ekledi.
|
| « Geri |
|